WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başla

Roman Hakları – Antiziganismus

Roman Hakları Derneği

Şimdi işsiz ve eşi yanında bulunmayan Suriye’den gelmiş beş çocuklu bir anne olduğunuzu düşünün veya 73 yaşında, bakım ihtiyacı olan yalnız yaşayan bir trans kadın olduğunuzu… İçinde bulunduğunuz toplumda insanlar size saygı duyuyorlar ise eğer, ileriye doğru bir adım atın. Etnik kökeninizden, cinsiyetiniz, milliyetinizden ya da herhangi bir başka özelliğinizden dolayı ayrımcılığa uğradığınızı hiç hissetmediyseniz ileriye doğru bir adım atın. Atabildiniz mi?

İşte biz tam olarak bu sözler ile başladık, Roman Hakları Derneği’nin verdiği eğitimimize. Farklı dezavantajlı grupların Türkiye’deki yaşamlarında günlük hayatta karşılaştıkları zorluklar hakkında biraz olsun fikir sahibi olduktan sonra, Roman kavramı üzerinde durduk. Halk arasında aşağılayıcı bir tabir olan “çingene” sıfatıyla anılan Romanlar’ın kökeni Hindistan’a dayanıyor. Kast sisteminin alt tabakasına ait; demirci olarak çalışan başarılı işçilerin seçilip köle olarak farklı ülkelere gönderilmesi ile bir göç başlar. Dünyanın farklı yer ve bölgelerine dağılan Romanlar bu sebeple çok kültürlü bir yapıya sahiptirler. Nitekim Romanlar üzerine yaratılan birçok spekülasyonun sebebi de küresel düzenin yarattığı göçten kaynaklıdır. “Sosyal dışlanma literatüründe dışlanmaya yol açan temel etmenlerin küreselleşme, göç, emek piyasasındaki dönüşümler ve gelir dağılımındaki adaletsizlik (…)” olduğu vurgulanır  (Özdemir, 2007: 100-101). 

Yaşadıkları bölgelere göre farklı adlarla anılan Romanlar’ın, çoğu Avrupa kökenli olan ve Türkiye’nin batı bölgelerinde yaşayan kesimlerine Romlar, Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesinde yaşayanlarına Domlar, Kuzeydoğu Anadolu ve Karadeniz Bölgesinde yaşayanlara ise Lomlar denilmektedir.” (Marsh, 2010: 28; aktaran Balkız & Göktepe, 2014: 7) Coğrafi adlandırmaların yanı sıra Romanlar halk ağzında “çingene”, “kirli” sıfatları kullanılarak etiketlenir, dışlanır ve ötekileştirilir. Tarih boyunca Anadolu coğrafyasında Romanlar’a yönelik tüm olumsuz söylemler, efsaneler, deyimler ve uygulamalar Çingene sözcüğü üzerinden üretilmiştir. Böylece “çingene” sözcüğünün Roman yerine kullanılması ve olumsuz nitelemelerle kullanıldığında toplumda Romanlar üzerindeki kalıpyargılar (stereotipler) meşrulaştırılmış olur. “Kalıpyargılar, belirli bir objeye ya da gruba ilişkin bilgi boşluklarını dolduran, böylece onlar hakkında karar vermeyi kolaylaştıran, önceden oluşturulmuş birtakım izlenimler, atıflar bütünü olarak zihnimizde oluşturduğumuz imgelerdir. Kalıpyargılarımız yoluyla, yeni olguyu/grubu gerçekte olduğu gibi ya da gerçek özellikleriyle değil, düşünce eğilimlerimize göre algılarız. Olumsuz kalıpyargılar önyargıların oluşumunda etkilidirler.” (Göregenli, 2012: 8) Biz de Romanlar özelinde kalıpyargıların, nasıl ayrımcılığa, nefret suçuna dönüştüğünü hatta sonunun Romanlar’ın linç edilmesine karar varabileceğini gördük. 

“ — Siz ne çalıyorsunuz?  —

“ — Enstrüman da paranızı da çalmıyorum!

Oturumun ilerleyen zamanlarında bizlere, insanların neden ayrımcılık yaptığı sorusu soruldu. O sırada bu soruyu daha önce hiç derinlemesine düşünmediğimi farkettim. Daha önce yüksek olasılıkla ben de ayrımcılık yapmış ve elbette ayrımcılığa uğramıştım, yani bir bakıma bu “ayrımcılık döngüsü” içerisinde bulunmuştum fakat bu döngüyü kırmak adına hiçbir eylemde bulunmamıştım. Belki de ayrımcılığın bir dışlanma mekanizması olduğunu, herkesin ayrım yapabildiğini ve bu sebeple içinde bulunduğumuz düzende var olduğumuz sürece ayrımcılığın asla yok olmayacağını kabullenmiştim. Kendi kabullerimi sorgulayarak insanın neden ayrım yapıyor olabileceğine dair yeniden düşünmeye başladım ve ayrımcılığın, bireylerin tanımadığı gruplara yönelik geliştirdiği öfke ve korku gibi duygusal bir tepki olabileceğine karar verdim. “İnsanlar, dünyayı anlayabilmek, dünya üzerine düşünebilmek için öngörülerde bulunma ihtiyacı duyarlar. Bu nedenle, her yeni uyaranı bir sınıflama çerçevesinde değerlendirirler. İşte bu gruplama işlemi sınıflandırma olarak adlandırılır. Sosyal dünyayı algılamamızı ve yorumlamamızı etkileyen sosyal sınıflandırma, kalıpyargıların ve önyargıların oluşumunda temel bir bilişsel süreç olarak ortaya çıkar. İnsanlar, diğer insanlarla ilgili bilgiyi ayırt etmek veya gruplamak için ırk, cinsiyet, dini inanç, etnik köken gibi fiziksel ve sosyal ayırt ediciler kullanırlar.” (Göregenli, 2012: 7) Bütün bu aşamalardan sonra, çoğu zaman önyargıların, kalıpyargıların ve ayrımcılığın ortaya çıkması kaçınılmaz olur. Toplumda yaratılan tektipleştirme ve halk ağzı ile yayılan, ardından dilimize yerleşen önyargılar üzerinden insanın daha çok “tanımadığına” ayrım yaptığını gördük. Bu bağlamda, Romanlar’ın gündelik yaşamlarında ayrımcılığa uğradıkları ve insan haklarından yararlanamadıkları alanları dört konu başlığı altında inceledik.

Eğitim

Roman ailelerinin içinde bulunduğu maddî yetersizlikler çocukların okula devam edememelerine neden olan birçok etmenden sadece biridir. Eğitim sürecine devam edememeleri, Romanlar’ın eğitime dayalı meslek edinememelerinde büyük bir rol oynar. 

Birçok Roman ailedeki maddî yetersizlik sebebiyle özellikle erkek çocukları erken yaşta aile bütçesine katkı sunmaya zorlanır. Bu şekilde ebeveynleri ile işe giden çocukların eğitim ile ilişkileri kopar. “Kız çocuklarında istikrarlı biçimde okula devam etme oranı ise daha düşüktür. Kızlar evde çocuk bakımı, ev işlerinin yürütülmesi ya da dışarıda çiçek satıcılığı vb. ile görevlendirildikleri için, eğitim sürecinden daha erken bir evrede kopmaktadırlar. Kızların okutulmamasında geleneksel sebepler ağır basmaktadır. Bu sebeple okula tam zamanlı devam etme oranı düşüktür.” (Balkız & Göktepe, 2014: 15)

Romanların eğitim konusunda karşılaştıkları bir diğer sorun ise Roman çocukların okullarda ayrımcı ve dışlayıcı muamelelere maruz kalmalarıdır. Romanların eğitim haklarına erişiminde hem Roman olmayan çocuklar ve aileleri hem de okul yönetimleri tarafından dışlanma engelini aşmaları gerekmektedir (Balkız & Göktepe, 2014: 16).

Roman çocukların ağırlıklı olduğu okullarda diğer çocukların velileri genellikle çocuklarını başka okullara nakletme eğiliminde olmaktadırlar. Nakiller sonrası mevcut okulların ‘Roman/Çingene okulu’ şeklinde damgalanarak daha az kaynak aldığı ve hizmete değer görüldüğü belirtilmektedir. Okul yöneticilerinin bazen bu nakli açıkça teşvik ederek ‘Roman okulu’ imajının oluşmasına katkıda bulunduğu ileri sürülmektedir. (Akkan vd., 65; Türkiye’de Romanlar’ın Durumu-Rapor, 12; Marsh & Strand, 2005: 21; aktaran Balkız & Göktepe, 2014: 16)

Barınma

Romanlar aynı zamanda Türkiye’de mekansal dışlanma ile de ciddi bir mücadele içerisindedir. “Mekânsal ayrışma ve dışlanma süreçleri, mekânsal damgalamayı da beraberinde getirmektedir. Damgalı mekânlarda yaşıyor olmak; buradaki bireylerin ekonomik, sosyal ve kültürel kaynaklara erişimini büyük ölçüde engelleyebilmektedir.” (Balkız & Göktepe, 2014: 13) Romanlar’ın suç ve kayıtdışılıkla damgalanan yaşam alanları, çoğunlukla medya aracılığıyla “yakınından bile geçilmemesi gereken suç bölgeleri” olarak tanımlanır. Bu bağlamda Romanlar, mahalleleri üzerine yaratılan algı sebebiyle dışlanarak kent yaşamından da izole edilirler. Aynı zamanda büyük kentlerde Roman mahallelerinin, ‘’kentin sağlıklı gelişimine tehdit oluşturdukları’’ gerekçesiyle kasıtlı biçimde “suç bölgeleri” olarak adlandırılıp damgalanmaları da yaşam alanlarının kentsel dönüşüm gibi müdahalelere uğraması ve haksız yerinden edilmeler ile sonuçlanmaktadır.

İstanbul gibi büyük şehirlerde bazı bölgelerin değerinin artması “kentsel dönüşüm” planlarının uygulanmasına yol açmıştır. Bu sebeple düşük gelir seviyesine sahip, toplumun farklı kesimlerine ve birçok etnik gruba ev sahipliği yapan bu bölgeler, üst sosyo-ekonomik sınıflara yönelik rezidans ve alışveriş merkezlerine dönüştürülerek soylulaştırılır. Nitekim Çubukçu’nun da belirttiği üzere gelir seviyesi düşük ailelerin de kendi yaşam alanlarını terk edip yerine inşa edilen mekânlardan dışlanarak yersizleştirilirler;

Türkiye’deki kentsel dönüşüm uygulamaları arasında en önemlilerinden biri sayılan İstanbul / Sulukule örneğinde mekânın ‘etnik bakımdan temizlenmesi’, Romanlar’ın kültürel ve yaşamsal kapasitelerinin yok edilmesine ve dışlanmışlıklarına yeni boyutlar eklemiştir. (Çubukçu, 2011: 91; aktaran Balkız & Göktepe, 2014: 14-15) ‘’Dönüştürme projelerinde Roman mahallelerinin yalnızca bir yaşam mekânı değil aynı zamanda bir geçim mekânı olduğu gerçeğinin göz önüne alınmamasından ötürü, yerinden edilen Romanların geçim stratejilerinin de tehlikeye girdiği belirtilmektedir.’’ (Akkan vd., 2011: 37; aktaran Balkız & Göktepe, 2014: 14-15). 

İstihdam

Türkiye’deki Roman topluluklarında işsizlik oranlarının yerleşik halka nazaran çok daha yüksek düzeylerde seyrettiği bilinmektedir. Ancak Romanlar arasında sıklıkla rastlanan olgu mutlak işsizlik değil, düzensiz ve güvencesiz işlerin yaygınlığı, düşük gelir düzeyleri ve bunun yarattığı ekonomik yoksunluk durumudur. Nitekim Romanların bu durumu ‘çalışan yoksullar’ şeklinde tanımlanmış ve bu topluluklarda gelirden daha ziyade geçim stratejilerinin önem kazandığı ve sosyo-ekonomik dışlanma süreçlerini de bu stratejilerin belirlediği ifade edilmiştir.” (Akkan vd., 2011: 49; aktaran Balkız & Göktepe, 2014: 9) 

Romanların sosyo-ekonomik dışlanma süreçlerini ortaya koymak amaçlı, Aydın ili Merkez Ilıcabaşı Mahallesinde, 2012 yılının kasım ve aralık aylarında gerçekleştirilen görüşmeler sonucu yapılan bir araştırmaya göre; Romanlar’a neden düzenli bir işe sahip olamadıkları sorulduğunda, katılımcılar çoğunlukla eğitim düzeyinin düşüklüğüne ve meslekî yeterliliklerinin olmayışına vurguda bulunur iken katılımcıların diğer bir kısmı da düzenli işlere erişememelerinde Roman kimliklerinin etkili olduğunu belirtmiştir. Katılımcıların küçük bir kısmı ise sağlık sorunları sebebiyle düzenli bir işte çalışamayacaklarını ifade etmiştir. (Balkız & Göktepe, 2014: 24) 

Katılımcıların pek çoğu mutlak anlamda işsiz değildir ve herhangi bir işte çalışmaktadır; ancak çalışılan işlerin düzensiz, kayıtdışı, güvencesiz ve düşük gelirli özelliği bu kitleyi ‘çalışan yoksullar’ kategorisine sokmaktadır.”  (Balkız & Göktepe, 2014: 24) 

Sağlık

Yine aynı araştırmada ulaşılan sonuca göre katılımcılardan 6’sının herhangi bir sosyal güvencesi bulunmadığı, 32’sinin yeşil karta sahip olduğu, 2 katılımcının SSK’lı, diğer 2 kişinin ise BAĞKUR’lu olduğu belirtilmiştir. Katılımcıların sosyal güvence durumlarına bakıldığında ağırlıklı olarak yeşil kartlı oldukları görülmektedir. (Balkız & Göktepe, 2014: 25)

Yeşil kart ülkemizde hiçbir sosyal güvenlik kurumuna bağlı bulunmayan ve ödeme gücü olmayan vatandaşların tedavi giderlerinin devlet tarafından karşılanması için verilmektedir. Katılımcıların düzenli bir iş ve gelire sahip olamamaları, sosyal güvenceden de yoksun olmaları sonucunu doğurmaktadır. Sosyal güvencenin olmayışı sağlık hizmetlerinden ve tıbbî bakımdan da sınırlı düzeyde faydalanmaya yol açmaktadır. Yapılan çeşitli araştırmalarda da sosyal güvence bağlamında Romanlar’ın çoğunlukla yeşil karttan faydalandıkları tespit edilmiştir.’’ (Aras 2009: 86; Eryılmaz 2009: 432; Akkan vd, 2011: 73-75; aktaran Balkız & Göktepe, 2014: 26). ‘’Yeşil kart uygulaması sağlık hizmetlerine erişimi kolaylaştırmakta ancak sağlık sorununun niteliğine bağlı olarak, ikinci derece sağlık kuruluşlarına erişimde yaşanan sıkıntılar, Romanlar açısından tedavi sürecinde önemli bir sorun olmaya devam etmektedir.” (Balkız & Göktepe, 2014: 26)

Sonuç ve Değerlendirme

Roman Hakları Derneği ile yaptığımız oturumumuzun sonucunda Romanlar’ın çoğunluğunun; düzenli istihdam olanaklarına, düzenli bir gelire ve ortalama hayat standartlarına erişememelerinin, toplum tarafından hor görülen işlerde çalışmak zorunda kalmalarını ve bunun üzerine çok boyutlu sosyal dışlanma içerisinde olmalarının temel sebebinin, toplumda onlar hakkında yaratılan kalıpyargı ve önyargılardan kaynaklandığını öğrendiğimde çok etkilendim. “Yersizleştirme” ve “soylulaştırma” kavramları ile mekanların ne derecede ayrımcı, statü belirleyici olabileceğini öğrendim. Romanlar’a karşı yaratılan ısrarlı önyargıların, sosyal dışlanmalarını önemli ölçüde körüklediğini gözlemleyerek bu ayrımın; barınma, istihdam, eğitim ve sağlık hizmetleri kapsamında ne denli kısıtlamalara yol açabileceğini gördüm. Hiçbir insan ne etnik kökeni ne de cinsiyeti sebebiyle ayrımcılığa; şiddete, nefret söylemine, damgalamaya, sosyal ve ekonomik yaşamlarında dışlanmaya maruz bırakılmamalıdır. Unutmamalıyız ki ayrımcılık bir hak ihlalidir.

Tarihsel dönüşüme uğramış bir ülkenin vatandaşları olmamıza rağmen halen dil, din, mezhep, etnik kimlik ve cinsiyet ayrımcılığının devamlılığını gözlemliyoruz. Bu ayrımın beraberinde getirdiği yıkıma karşı, çoğu zaman İstanbul gibi büyük şehirlerde çokça görüldüğümüz “soylulaştırma” ve “yersizleştirme” gibi olaylara kayıtsız kalıyor, böylece yaşanan birçok şeyi unutuyoruz.

Bizi biz yapan ve toplumu toplum haline getiren şey farklılıklarımızdır. Bu farklılıkları birer engel olarak gören, zihniyet ve söylemler, ayrımcılık yaratan mekanizmalardır. Nitekim bu mekanizmaların yoğunlaşması gruplar arası gerilimi artırıp şiddet içerikli propagandalar, nefret içeren söylemlerin çoğalması, tarihte de görüldüğü üzere soykırımlar ve mücadelelerin yaşanması anlamına geliyor. Bu bağlamda aileler, kültürler, yaşam alanları yok oluyor. Bu olaylar da nesilden nesile aktarılan bir ayrımcılık zincirinin oluşumuna neden oluyor. Genel anlamda ayrımcılığa karşı mücadelenin, evrensel insan haklarının korunması ve yaygınlaştırılmasının, her bir insanın hakkının arkasında durulmasının önemini hatırda tutarak siz okuyucularımızı da Romanlar’a karşı ayrımcılıkla mücadeleye ve ayrımcılık döngüsünü birlikte kırmaya davet ediyorum.

Ilgın

KAYNAKÇA

  • AKKAN, B. E. & DENİZ, M. B. & ERTAN, M., (2011), Sosyal Dışlanmanın Roman Halleri, İstanbul: Punto Baskı Çözümleri.
  • BALKIZ, Ö. I., & Göktepe, T., (2014), Romanlar ve Sosyo-Ekonomik Yaşam Koşulları: Aydın İli Örneğinde Bir Alan Araştırması, Sosyoloji Dergisi, 1-39.
  • ÇUBUKÇU, S.U., (2011), “Mekânın İzdüşümünde ‘Toplumsal Cinsiyet’: Sulukule Mahallesi ve Romanlar”, İ.Ü. Siyasal Bilgiler Fakültesi Dergisi, 44:.83-106.
  • GÖREGENLİ, M., (2018), Temel Kavramlar: Önyargı, Kalıpyargı ve Ayrımcılık. Ayrımcılık: Çok Boyutlu Yaklaşımlar, İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları.
  • ÖZDEMİR, G. Y., (2007), “‘Sosyal Dışlanma’ Kavramı Masum Değildir: İnsandışılaşmanın Reddi ve İnsanlaşmaya Dair”, Yoksulluk ve Sosyal Dışlanma, Tes-İş Sosyal Dışlanma Dosyası (içinde), Atılgan G., Çakar, B.Y. (der.), 100-103.

Alanda Çalışan STK’lar / NGOs, die zum Thema arbeiten

Roman Hakları Derneği
Turgutreis Mahalesi, Necatibey caddesi, 26/66-67 Çankaya Ankara |

Sıfır Ayırcılık Derneği
http://www.sifirayrimcilik.org/

Rechte von Sinti und Roma

Stell dir vor, du bist eine alleinerziehende Mutter mit fünf Kindern aus Syrien, oder du bist eine 73-jährige pflegebedürftige Transfrau. Mit diesen und weiteren Rollen begann unser Workshop beim Verein für Roma Rechte. Wir bekamen den Auftrag einen Schritt nach vorne zu machen, wenn unsere Rolle in Ihrer Gemeinde respektiert werde, weitere Schritte nach vorne zu gehen, wenn man nicht aufgrund der ethnischen Zugehörigkeit, des Geschlechts oder der Nationalität diskriminiert wurde. Hättest du einen Schritt gemacht?

Ich war sehr beeindruckt, als ich erfuhr, dass der Hauptgrund für Arbeitslosigkeit, für einen Mangel an regulären Beschäftigungsmöglichkeiten, regelmäßiges Einkommen und einen durchschnittlichen Lebensstandard zu erreichen, in Diskriminierungsverhältnissen liegt. Oft müssen Roma in Jobs arbeiten, die von der Gesellschaft verachtet werden, sie werden mehrdimensional sozial ausgegrenzt. Diese Ausgrenzung hat ihren Ursprung in Stereotypen und Vorurteilen der Gesellschaft. Ich habe gelernt, inwieweit „Gentrifizierung“ eine wichtige Rolle bei der Verteilung von Räumen spielt und bei der Zuweisung von gesellschaftlichen Positionen. Zu beobachten, dass die anhaltenden Vorurteile gegen die Roma ihre soziale Ausgrenzung erheblich fördern war erschreckend. Ich habe gesehen, wie viele Einschränkungen für Wohnen, Beschäftigung, Bildung und Gesundheitswesen bestehen und wie diese teilweise voneinander abhängen. Kein Mensch sollte anhand seiner ethnischen Zugehörigkeit oder seines Geschlechts diskriminiert werden. Niemand sollte Gewalt, Hassreden, Stigmatisierung und Ausgrenzung aus dem sozialen und wirtschaftlichen Miteinander erfahren müssen. Wir sollten nicht vergessen, dass Diskriminierung eine Verletzung von Rechten ist und der Minderheitenschutz eine wichtige Bedeutung zum Schutzes der verschiedener Identitäten darstellt.

Obwohl wir Bürger eines Landes sind, das sich historisch verändert hat, beobachten wir immer noch die Kontinuität von Diskriminierung in der Sprache, in religiösen Gemeinschaften, ethnischen Gruppierungen und Diskriminierung aufgrund des Geschlechts. Aufgrund dieser Unterscheidung, bleiben wir angesichts von Ereignissen wie “Gentrifizierung” und Abriss ganzer Stadtteile, wie sie oft in großen Städten wie Istanbul zu beobachten sind, oft gleichgültig, sodass wir viele Dinge übersehen oder schnell vergessen. Der räumliche Ausschluss und der soziale Ausschluss sowie der Ausschluss von ökonomischen Ressourcen hängen zusammen. Unsere Vorurteile führen dazu, dass eine Gemeinschaft nicht auf Augenhöhe, nicht unter Gleichen, sondern nur hierarchisch denkbar ist. Diese Ausschlüsse, ihre sozialpsychologischen Funktionen und psychischen wie wirtschaftlichen Folgen sind eines der größten Probleme der modernen Türkei, die ihren Ursprung in einer langen Geschichte haben.

Was uns zu uns und zur Gesellschaft macht, sind unsere Unterschiede. Personen, die diese Unterschiede als Hindernisse betrachten, folgen diskriminierenden Mechanismen. Tatsächlich erhöht die Intensivierung dieser Mechanismen die Spannung zwischen den Gruppen und führt zu gewalttätiger Propaganda, zur Verbreitung von Hassreden sowie in letzter Konsequenz zu Mord und Völkermord. In diesem Zusammenhang verschwinden Familien, Kulturen und Lebensräume. Die Vergangenheit wird vergessen, der Schmerz und die Fakten werden vergessen, die Erinnerung ist fast vergessen. Das Vergessen und Verdrängen sowie die Aneinanderreihung traumatischer Ereignisse tragen zur Bildung einer Diskriminierungskette bei, die von Generation zu Generation weitergegeben wird. Um dies durchbrechen zu können, möchte ich an die Bedeutung des Kampfes gegen Rassismus, Fremdenfeindlichkeit, Antisemitismus und Intoleranz im Allgemeinen und den Schutz und die Förderung der universellen Menschenrechte, der Rechte jedes und jeder Einzelnen erinnern. Ich lade dich liebe_r Leser_in ein, dich gegen die Diskriminierung der Roma und für ein respektvolles Zusammenleben einzusetzen und den Kreislauf der Diskriminierung zu durchbrechen.

Ilgın

Textquellen und Adressen von NGO’s, die zum Thema arbeiten findet ihr vor dem deutschen Text, also am Ende des türkischen Textes.

%d blogcu bunu beğendi: