WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başla

Edebiyatta Yabancı İmgesi – Bilder von Fremden

Türkiye Edebiyatında Gayrimüslim Osmanlıların Temsilinin Tarihsel Değişimi

“Ayrımcılığın Gözlerine Bakmak” projemiz kapsamında aldığımız eğitimlerden biri de,  Nilgün Firidinoğlu’nun sunumu ışığında Türkiye edebiyatındaki ötekileştirme üzerine oldu. Bu sunum sayesinde Türkiye edebiyatının, tarihsel gelişimi boyunca özellikle gayrimüslim Osmanlılar’ın temsilini nasıl ortaya koyduğu konusunda bilgi edindik. Bu bağlamda sadece Türkiye edebiyatının değil, diğer topluluklara ait edebiyat üretimlerinin de toplumsal sorunlarla ve öne çıkan ideolojilerle yakından ilişkili olduğunu öğrendik. Böylece toplumda yer etmiş birtakım ayrımcı yaklaşımların edebiyata yansıdığı sonucuna vardık. Sunumun bir değerlendirmesi yapılacak olursa aşağıdaki tezleri çıkarabiliriz:

Edebiyat eseri, içinde üretildiği  toplumu yansıtır. Bu toplumu oluşturan farklı din, dil ve etnik kökene sahip insanların kurgusal boyutta nasıl yansıtıldığı ise egemen ulusal kimlikle yakından ilişkilidir. 

Kültürel, dini, etnik farklılıkların bir arada bulunduğu; “mozaik yapı”, “kültürel çeşitlilik” gibi nitelemelerle anılan Anadolu coğrafyası ve Osmanlı İmparatorluğu’nun çok etnisiteli yapısı göz önünde bulundurulduğunda Türkiye Edebiyatında da “öteki” imgesinin  zaman içerisinde değişime uğradığı görülür. Bu değişimin  tüm dünyada olduğu gibi bu coğrafyada da özellikle 19. yüzyıldan itibaren yükselen milliyetçilik akımının etkisiyle gerçekleştiği söylenebilir. Türkiye edebiyatındaki bu değişimi görebilmek için Tanzimat öncesi geleneksel halk tiyatrosu ile Tanzimat sonrası yazılan tiyatro oyunlarını  karşılaştırmaya çalışacağım. Öncelikle Osmanlı’nın mozaik yapısını anlamak için kabaca Osmanlı İmparatorluğu’ndaki idari yapılanmaya bakalım: 

“Hanedan tarafından tanınmış̧ dört milleti (Milel-i Erbaa), Müslüman Milleti, Ermeni Milleti, Rum Milleti ve Yahudi Milletini kapsayan bu yönetim sistemi içerisinde kuşkusuz Müslüman Milleti “Millet-i Hakime” olarak isimlendirilirken, teşrifatta Rum milletinden sonra üçüncü sırada gelen Ermeni Milleti ise Millet-i Sadıka olarak nitelendirilmekte idi.  (…) Millet Sistemi kapsamında gayrimüslim bireylerin günlük yaşamlarına ilişkin faaliyetlerini idari, mali, medeni alandaki sorumlulukları, kendi cemaatlerine ve yetke sahibi olarak millet başına (haham ya da patrik) karşı idi. Devletçe muhatap alınan cemaat ve cemaatin lideri oluyordu. Tanzimat Fermanı ve devamındaki düzenlemelere ilk karşı tepkilerin öncelikli olarak bahsi geçen cemaat liderlerinden gelmesi bu bağlamda manidardır; devleti laikleştirmeye yönelik reformlar, milletlerin dini kimlikli liderlerinin yetkilerini azaltıyor, devletin bireyleri muhatap almasını öngörüyordu.” 

Görüldüğü üzere Osmanlı’nın toplumsal yapısı hiyerarşik farklılıklar içerse de çokkültürlü ve dinsel cemaatlere dayalıydı ve bir toplumsal yapısı vardı ve bu da tiyatroya doğal olarak yansıyordu. Geleneksel halk tiyatrosunun en önemli unsurlarından biri olan Karagöz  oyunlarında etnik ve dini kökeni farklı tiplere sıkça rastlanır. Buradaki tipler Arnavut, Kürt, Ermeni, Yahudi, Arap, Türk vd. olmak üzere Osmanlı İmparatorluğu’nun kozmopolit yapısını yansıtırlar. Bu tiplemeler adından anlaşılacağı üzere karakter olmaktan öte “tip” olarak öne çıkarlar. Bu kişiler belirli şive, davranış biçimleri, konuşma tarzı ile “kalıplaşmış” bir şekilde gösterilir. Oyunlarda kişilerin isimlerine rastlanmaz; kadınların temsilinde dahi adları belirli bir gruba mensup gösterilemez. “Zenneler” olarak geçen entrikacı kadın tiplerine verilen “Salkım İnci”, “Mercan” gibi isimlerin, doğrudan belirli bir cemaati anıştırdığı söylenemez.

Bu bağlamda oyunlarda geniş yer kaplayan farklı etnik ve dini kimlikteki tiplere karşı politik anlamda bir ötekileştirmeden bahsedemeyiz. Bu tipler ait oldukları milletin kültürel, dinsel, sosyal farklılıklarını göstermek amacıyla “gölge kişiler” şeklinde yansıtılırlar. Oyunlarda geçen konuşmalar “sert”, “alaycı”, hatta bazı görüşlere göre “aşağılayıcı” olarak nitelendirilir. Ancak Karagöz’de bir etnik grubun bir diğerine göre daha fazla olumlandığı ya da belirli bir dinsel\etnik kimliğe yönelik genel bir nefretin söz konusu olduğu ileri sürülemez.

Tanzimat Fermanı sonrası döneme bakıldığında ise tarihsel olarak gelişip yaygınlaşan Osmanlıcılık, ümmetçilik, milliyetçilik vb. ideolojiler çerçevesinde edebi eserlerde de gayrimüslimleri ötekileştirici söylemlerin gelişmeye başladığı görülür. Yavaş yavaş kendini gösteren milliyetçilik akımı da edebi eserlerdeki gayrimüslim imgesini değişime uğratır. Örneğin Namık Kemal’in Vatan yahut Silistre eserinin konusu “vatan sevgisi” olmakla beraber eser, vatana (Osmanlı’ya) kimlerin sahip çıkması gerektiğini sınırlayarak ortaya koyar. Ana karakterin ismi İslam olmakla beraber vatanın “Müslüman Osmanlılar”ın gücü ile kurtulacağı fikri yansıtılır. Yine Manastırlı Mehmet Rıfat’ın Görenek, Safveti Ziya’nın ise Haralambos Cankiyadis oyunu; gayrimüslimleri yalancı, aldatıcı, güvenilmez şekillerde temsil eder. Bu açıdan Karagöz ve Hacivat oyunlarından görülmeyen politik bağlamda etnik ve dini merkeziyetçilik Tanzimat sonrası dönemde kendini gösterir. Böylece bilinçli ya da bilinçdışı şekilde ötekileştirme belirir. 

Her ulusun yazılı edebiyatı birtakım sosyal, dinsel, kültürel, etnik farklılıklara ayna tutan yabancı karakterlere yer verir. Bu karakterlerin, belli bir etnik kökeni öne çıkarılarak mı, yoksa ötekileştirilmeden “ayna kişiler” olarak mı yansıtılacağı, çoğunluğun benimsediği ideolojilere dayanır. Türkiye edebiyatındaki eserlerde milliyetçi akımlar öncesi, Karagöz ve Hacivat gibi geleneksel halk tiyatrosunda farklı etnik dini kimlikler üzerinden, daha çok mizahi amaçlı bir alay eşliğinde kozmopolit birliktelik yansıtılırken; Tanzimat Fermanı sonrasında “hakim millet”in karşısında yer alan gayrimüslim kimliklere yönelik ötekileştirici veya ayrımcı yaklaşımlar gözlemlenir. Böylece bazı politik/sosyal akımların sanatı ve beraberinde edebiyatı nasıl değişime uğrattığı örneklenmiş olur.

İşlenen bütün bu konular beni bazı yönleriyle şaşırttı. Sunumdan önceTürkiye edebiyatındaki eserlerde böyle bir değişim gözlemlememiştim ve edebiyat üzerinden herhangi bir ötekileştirme problemini sorgulama girişiminde bulunmamıştım. Bu sorgulamaların, tarihsel süreci ve ideolojilerin gelişimini analiz etme bakımından önem arz ettiğini düşünüyorum. Edebi eserlerde ele alınan karakterlerin, toplumun bilinçli ya da bilinçsiz benimsediği birtakım kalıpları, politik görüşleri ve sosyolojik ilişkilerin izdüşümlerini yansıtması bakımından önemli olduğunu düşünüyorum. Edebiyat ve toplumun birbirleriyle etkileşim halinde olmaları, edebiyatın toplum algısını yansıtmakla beraber toplum algısının ve düşünme biçimlerinin de edebiyatı etkilemesi toplum araştırmaları için önem arz ediyor. Bu durumun fark edilmesi günümüzde ideolojilerin yayılma süreçlerini anlamada yardımcı olacaktır. 

Özellikle birtakım ayrımcı düşünce tarzları, edebiyat üzerinden de ifade alanı buluyor. Bir süre sonra yerleşik hale gelen bu kalıplar bilinçdışı bir şekilde nesiller boyu sürdürülebiliyor ve kimi gruplar bu kalıpyargılara dayanarak ayrımcılığa uğruyor. Bu durum sonucunda kimi gruplar kendilerini merkezde görürken, kendilerinden “farklı” gruplara karşı bilinçli veya bilinçsiz ayrımcı düşünce ve davranışlar sergiliyorlar. 

Bu sunumun sonucunda Türkiye edebiyatında yalnızca gayrimüslim imgesini öğrenmekle kalmayıp edebiyatın toplum açısından önemini de sorgulama ve analiz etme fırsatı bulduk. Sunumun hem bireysel düzeyde hem de projemiz açısından büyük bir yardımı olacağını düşünüyorum. 

Defne 

KAYNAKÇA

Alanda çalışan STK’lar / NGO’s, die zum Thema arbeiten

Bilder von “Fremden” in Literatur der Türkei

In dem Workshop von Nilgün Feridinoğlu untersuchten wir wie Bilder, Voreinstellungen und Vorurteile über Menschengruppen, die sich in türkischsprachiger Literatur finden. Ein berühmtes Beispiel aus Kulturen in der Türkei und der türkischen Sprache findet sich in Hacivat- und Karagöz-Stücken. Dieses Puppentheater ist eines der wichtigsten Elemente des türkischen traditionellen Volkstheaters. Dort kann man verschiedene Charaktere, die unterschiedliche Gruppen verschiedener ethnischer und religiöser Herkünfte darstellen beobachten. Einige von ihnen wie albanische, kurdische, armenische, jüdische und arabische Charaktere spiegeln die kosmopolitische Struktur des osmanischen Reiches wider.  Wie aus dem Namen dieser Typen hervorgeht, fallen diese Personen eher als „Typ“ als ein individueller Charakter auf.  Diese Personen werden stereotypisiert mit bestimmten Akzenten, Verhaltensweisen und Sprachstilen dargestellt.  In den Puppenspielen wird meist auf Personennamen verzichtet. Die Zugehörigkeit von Frauen zu einer bestimmten Gemeinschaft wird nicht durch Namen angezeigt.  Die Tatsache, dass religiöse oder ethnische Herkunft in den als „Zenneler“ bezeichneten Frauenrollen nicht erwähnt wird, ist ein sehr wichtiger Punkt, der vor allem in feministischer Literaturkritik häufig diskutiert wird. In diesem Zusammenhang tritt ethnische Herkunft als Unterscheidungskriterium hinter der Kategorie Geschlecht zurück. 

Das Puppenspiel Karagöz und Hacivat wird meist als Schattenspiel aufgeführt. Dies verstärtk die Darstellung als Typen, als „Schattenpersonen“, die die kulturellen, religiösen und sozialen Unterschiede der Nation oder Gruppe aufzeigen, zu der sie gehören. Besonders spannend ist, dass in dieser Form des Schattentheaters keine soziale Hierarchisierung vorgenommen wird, es findet keine politische Zentralisierung der ethnischen Identität statt. Obwohl mit harten, zynischen, sogar „erniedrigenden“ Nachahmungen gearbeitet wird, werden die Typen nicht besser oder schlechter als andere gezeigt. Es wird kein Hass gegen bestimmte religiöse oder ethnische Identität befördert, sondern die Atmosphäre des Friedens und Miteinanders bei Unterschiedlichkeit im osmanischen Reiche widergespiegelt (vgl. Feridinoğlu). Dieses Bild in der Literatur ändert sich mit dem aufkommendem Nationalismus im Vorfeld und nach der Gründung des modernen Nationalstaates.

Defne

Textquellen und Adressen von NGO’s, die zum Thema arbeiten findet ihr vor dem deutschen Text, also am Ende des türkischen Textes.

%d blogcu bunu beğendi: